İran’da Sistemin Gücü Test mi Edildi?
11/01/2018 - 08:42

Prof. Dr. Mehmet Seyfettin EROL

Bu başlık kapsamında, 2017’nin son günlerinde başlayan ve tahminlerin ötesinde bir etkiye yol açan İran’daki olaylar için kafaya takılan ve cevap bekleyen soru; “hangi sistem test edildi” olacaktır? Uluslararası sistem mi yoksa İran’ın kendi iç sistemi mi? Ve tamamlayıcı bir diğer soru; kim kimi ya da kim hangi sistemleri test etti?

Daha somut bir şekilde ifade etmek gerekirse, örneğin İran burada kendi iç sistemini test etmiş olabileceği gibi, başta yakın çevresi olmak üzere, bölgesel-uluslararası güçlerin ülkesine yönelik tutumunu, gücünü ve buna cevap verebilme kabiliyetini de sınama yoluna gitmiş olabilir. Dolayısıyla iç içe geçmiş bir test süreci ile karşı karşıyayız.

Gerek İran’ın kendine has özellikleri (ki biz bunu bir önceki yazımızda “İran İstisnailiği” başlığı altında ele almıştık) gerekse de uluslararası sistemin içerisinde bulunduğu muallak durum, bizi böylesi bir düşünceye sevk ediyor.

Aynı şekilde olayların çıkışı, çıktığı yer, zamanlama, rejimin ve dış aktörlerin buna yönelik tavrı-tepkisi de böylesi bir kafa karışıklığını ya da meseleye fazlasıyla şüpheci yaklaşımı kaçınılmaz kılıyor. Burada İran açısından karşımıza çıkan tablo, karşı karşıya kaldığı sorunların ülkeyi daha derin bir krize götürme kapasitesine sahip olduğudur.

Hadiseler; rejimin öğretilerinin, varlığının, ortaya koyduğu hedeflerin toplum üzerindeki eski gücünü kaybettiğini, mevcut siyasi yapının kırılgan olduğunu, hatta hedef haline geldiğini göstermesi açısından da dikkat çekici olmuştur. Rejim; sembolleri, liderleri ve söylemleri üzerinden hedef alınmıştır.

Bu husus, İran İslam Devrimi tarihinde bir ilktir. Olayların bu boyuta ulaşabileceği öngörülemediğinden dolayı olsa gerek, buna nasıl bir cevap verileceğiyle ilgili önce derin bir sessizlik, sonrasında ise eyleme dökülmeyen bir söylem kullanma yoluna gidilmiştir. Muhtemelen rejim, bu tür provokasyonlar üzerinden İran’ın hızlı bir şekilde bir iç savaş ortamına çekileceğini öngörmüş bulunmaktadır.

Rejim ciddi bir değişikliğe gitmez ise, o zaman İran’da çöküntü kaçınılmaz olacaktır. Zira halk retorik üzerine inşa edilmiş ve İslam’ı/Şiiliği siyasal/tarihsel anlamda Pers yayılmacılığının bir enstrümanı olarak kullanan rejimi daha fazla taşıyamayacağını kullandığı sloganlarla çok net bir şekilde ifade etmiş durumdadır.

Dolayısıyla rejimin işi düne göre daha zordur. Halkı etrafında tutacak yeni bir söyleme, siyasi düşünce-yapıya ve liderliğe ihtiyacı vardır. “ABD-İsrail-Suudi Arabistan” üçlüsü üzerine kurulu dış tehdit gerekçesinin de bundan sonraki dönemde çok uzun ömürlü olmayacağı değerlendirilmektedir.

Her ne kadar İran’daki yönetim karşıtı gösteriler konusunda ABD’yi suçlayan Rehber Ayetullah Ali Hamaney, ABD Başkanı Donald Trump’ı hedef alarak, “Akli dengesi yerinde olmayan bu adam, bunun cevapsız kalmayacağını bilmelidir” dese de; kısa vadede bunun gerçekleşmeyeceği, buna karşılık halkın taleplerinin bir an önce karşılanması gerektiği gerçekliği de ortadadır.

Halk, böylesi bir rövanşın İran ekonomisine, dolayısıyla kendisine yönelik ne tür maliyetlere yol açacağının farkındadır. Dolayısıyla ABD’ye yönelik bir hamle, en azından şimdilik, Trump’ın işini daha da kolaylaştıracağa benzemektedir.

Türkiye-Rusya-İran Birlikteliği de Test Edildi!

İran açısından burada en büyük güvence ve rahatlık Türkiye ve Rusya ikilisinin olaylar karşısında takındığı tavır ve Tahran’daki yönetime verdiği destek olmuştur. Bu destek, dış dinamikler üzerinde etkili olduğu kadar, içeride de bir karşılık bulmuştur. Şayet Türkiye farklı bir tavır takınmış olsaydı, İran’ın işi o kadar da kolay olmayabilirdi.

Nitekim İran’ın Ankara Büyükelçisi bunu açıkça ifade etti. Arzu edenler bununla ilgili olarak Büyükelçi Muhammed Ebrahim Taherian’ın açıklamalarına bakabilirler. Bundan ötürü İran’ın bundan sonra, en azından Türkiye’ye yönelik olarak kullandığı bazı söylemlerde daha dikkatli olacağı beklenilmektedir.

Rusya’nın bu krizdeki açıklamalarını göz ardı etmemek lazım. Bir kez daha anlaşılmıştır ki, Rusya İran’ın bir beka meselesi olarak görmektedir. Rusya, gerekirse İran için doğrudan savaşa girebileceğini belirtmiştir.

ABD’nin Yalnızlığı Bir Kez Daha Test Edildi!

Buna karşılık ABD bu krizde istediğini elde edememiş görünmektedir. Elde edebilmesi de o kadar mümkün görünmüyor. Çünkü protesto gösterilerinde kendisinden beklenilen destek sadece söylemde kaldı. ABD’nin bundan sonraki süreçte içeride kendisine bel bağlayanları ikna edebilmesi o kadar da kolay olmayacak gibi.

Dolayısıyla Kuzey Irak’ta yaşanan “25 Eylül Referandum Hezimeti” sonrası bu kriz, ABD dış politikasına yönelik önemli bir bölgesel darbe daha olmuş görünüyor.

Bunun dışında ABD’nin başta Kudüs mevzuu olmak üzere, birçok konuda yaşadığı yalnızlık burada da kendisini gösterdi. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK)’nde ABD bırakın Çin ve Rusya’yı, Fransa ve İngiltere’yi de yanında göremedi. ABD muhtemelen bu yalnızlığını ve bunun nedenlerini görmüştür. Zira Batılı devletlerin kendisi bile ABD’nin demokrasi ve insan hakları hikâyelerine itibar etmemektedir.

Nitekim BMGK’daki dört üyenin yanında, İsveç de ABD’nin İran protestolarını kendi amaçları doğrultusunda yönlendirme girişimlerini kınamış bulunuyor. Bu noktada ABD Dışişleri Bakanı Tillerson’un “Avrupalı ulusların halkın reform için çırpınan seslerine karşı sağlam bir duruş benimsememesi dolayısıyla büyük bir hayal kırıklığı içerisindeyiz.” ifadesi de bir itiraf olarak karşımıza çıkıyor.

Peki, ABD pes eder mi? Elbette hayır. Zira İran’ın sahip olduğu jeopolitik-stratejik önem, bu ülke üzerindeki güç mücadelesini daha kanlı ve şiddetli bir hale dönüştürme kapasitesine sahip. İran, ABD açısından BOP’un gerçekleşmesinin önündeki iki büyük hedeften biri.

Ve ABD İran’daki rejimin kolay kolay kendisini dönüştüremeyeceğini fark etmiş durumda. Bunun için vurmaya devam edecek!