Mazeret yok
07/12/2017 - 08:20

Mahmut TOPTAŞ

Büyük şehirlerimizden birinde lisenin ünlü bir müdüründen bahsettiler. Onun müdürlüğü döneminde lise öğrencileri üniversite imtihanlarında çok başarılı olmuşlar. Ne yapardı? Diye sorduğumda bir olayını anlattılar. Öğrencinin biri koridordaki duvara kara kalemle yazı yazmaya başlamış.

Şimdi burada durun ve müdür bey siz olsaydınız ve yazı yazanı yazarken görseydiniz ne yapardınız? Müdür bey onu görünce silgiyi çıkarmış ve onun yazdıklarını silmeye başlamış. Yazı yazan öğrenci, onu kendisinin arkadaşlarından biri olduğunu zannederek “Silme oğlum” demiş ve yazmaya devam etmiş.

Öğrenci kızgın bir şekilde silene dönünce mosmor olmuş ve “Özür dilerim müdür bey” demiş. Müdür bey de “Özür dilemene gerek yok, biz de sizin gibiydik” demiş. Eğer müdür bey orada silgiyi kullanacağı yerde cetveli kullansaydı, ikinci gün o öğrenci koridorun duvarlarını çiviyle çizerdi.

Başörtüsü nedeniyle görevine son verilen bir öğretmen hanım, hizmet olarak hiç bir şey yapamamaktan şikâyet ettiğinde, ona, bir ev hanımının apartmandaki hanımlarla yapmakta olduğu çay sohbetlerini ders sohbetlerine dönüştürüverdiğini, sitenin çocukları, Cumartesi- Pazar günleri oynarken hepsine birer çikolata dağıttıktan sonra tatil günlerinde saat 11,00’den 12,00’ye kadar Kur’an dersi verebileceğini haber verdiğini ve bir dershanelik öğrenci toplayıverdiğini söyledim ve o da yapmaya başladı.

Biz, yeryüzünü dershane kabul etmişiz. En sıkı olduğu dönemlerde Haydarpaşa istasyonundan Adapazarı’na kadar tren kompartımanında her gün öğrencilerine ders verenlerin gayreti gözlerimizin önünde. İlkokul öğretmenliğinden emekli birine sordum, “Ne yapıyorsun?” dedim. “Şehrin sanayi bölgesini geziyorum sıradan fabrika ve atölyelerin sahiplerine eğer arzu ederlerse işçilerine yarım saatlik düzenli olarak “İlmihal” bilgileri verebileceğimi, karşılığında ücret almayacağımı söylüyorum. On tane iş yeriyle anlaşıyorum, bir sene devam ediyorum. İkinci sene onları bırakıp yeniden on tane işyerinin işçilerine ilmihal bilgileri veriyorum” dedi.

Aynı öğretmen hastalanmış ve bir hafta hastanede kalmış. O bir hafta boyunca bütün odalarda yatan hastaları ziyaret eder, hal ve hatırlarını sorar, kederleri azaltmaya çalışır. Ağrı kesicilerin dindiremediği yürek yangınlarını söndürür. Hastaneden çıkacağında hastalar, onun kalması için yalvarırlar. On İki Eylül öncesi hızlı solcu olan, bakanlık ihaleleri alan ve On İki Eylül’den sonra bakana rüşvet vermekten içeri alınan büyük bir müteahhit “Allah askerlerden razı olsun. Bizi içeri aldılar. Koğuşta bir de hoca vardı. O ne yaptı etti bizi İslâmi çizgiye çekti. Asker -hoca işbirliğiyle biz haramdan kurtulduk” demişti.

Bir ülkücü lider “Hocam, “Kanımız aksa da zafer İslâm’ın” diyorduk. Dokuz ışık uğruna olaylara karışıyorduk. On iki Eylülde kendimizi hapishanede bulduk. Orada tanıştığımız bir hoca, Işık’ın dokuz olmadığını, Tek ışık olduğunu, onunda Allah’ın Nûr’u olan Kur’an olduğunu öğrendik. Bize O tek ışığı öğretir misin?” demişti. Bu günlerde öğretmenlere ve cami imamlarına çok büyük görev düşmektedir. Mazeret üretenleri dinlemem. İşini bilen kişi, on dakikalık teneffüste bile sevgi kablolarından iman, ilim, edep, terbiye, nezaket şerbetini körpe gönüllere şırınga etmesini bilir. “Şu makamda olsaydım daha iyi hizmet ederdim” masalını bırakınız.

75 Wattlık ampulü köşke taksanız da, zindana taksanız da aynı ışığı verir. Işığınız yoksa mazeretiniz de çok demektir.