ABD’nin müdahale kapasitesi
13/04/2017 - 09:37
Yeni Şafak
Akif EMRE

Türiye'yi vuran Amerika şimdi de Kuzey Kore'yi hizaya getirmeye çalışıyor.

Amerika'nın askeri gücü göz önüne alındığında tek tek tehdit edemeyeceği ülke yok gibi. Bu gücünü kullanarak pek çok ülkeyi dize getirebilir.

Küresel güç olarak ABD'nin herhangi bir devlete karşı güç gösterisinde bulunması ile kriz yönetme kapasitesi aynı şeyler değil. Güç kullanarak krizi çözme adına kalıcı kriz çıkarttığını da unutmamalı... Mesela Körfez krizi ve sonrası Irak'ın işgaliyle Amerika'yı ciddiye almayan potansiyel uyumsuz liderlere gözdağı verilmiş oldu. Saddam'ın, Kaddafi'nin cezalandırılma şekli aynı zamanda sisteme kafa tutacaklara birer mesajdı...

Küresel dengeleri tehdit etmedikçe yerel çatışma ve anlaşmazlıklar Amerika için tehdit algısının dışında kalabilir. Çatışma bölgelerinin jeopolitik ya da jeostratejik önemi varsa müdahale öncelikli olur. Silahlı müdahalenin krizi çözmek adına bir yöntem olarak meşrulaştırılır. .

Ancak Obama döneminde bu açıdan Amerikan gücünün sınırlarını gösteren, edilgenleştiği özellikle Ortadoğu/Filistin konusundaki sorunlara mümkün olduğunca doğrudan karışmama gibi bir strateji izlendiği söylenebilir.

Bu nedenle Suriye konusunda neden sessiz kaldığı yönündeki eleştirilerin cevabı burada aranmalıdır. Dünyadaki haksızlıkların sorumlusu görülen Amerika'dan adalet ve özgürlük bahşetmesini beklemenin çelişkisidir bu durum.

Arap Baharı sonrası ortaya çıkan manzaraya bakıldığında aynı anda birden fazla krizin ortaya çıktığı görülür. Jeostartejik ve jeoekonomik değeri oranında Amerika'nın ilgi gösterdiği bu kriz alanları içinde Suriye'nin ABD'nin öncelikli ilgi alanlarından biri olmadığı görülür. Obama yönetimi önce cesaretlendirdiği Suriye ayaklanmasını daha sonra kendi başına bırakacaktı. İç savaş, bölge içi dinamiklerle çözülemediği için bugüne gelecekti.

Amerika'nın Suriye'de neden bu kadar pasif kaldığı sorusuna iki yönden bakmak gerekir. İlki Suriye'nin geleceği ve İsrail ilişkileri. İkincisi ise belki de en önemlisi Amerika'nın varsayılan güç kapasitesinin böylesi bir müdahale kapasitesinin olup olmadığıile alakalıdır. Askeri müdahalelerin liberal müdahaleciliklemeşrulaştırıldığı Libya örneğinde de olduğu gibi, öne çıkarttığı partnerleri ile operasyon yaptı. Daha önceleri Libya'ya doğrudan saldırmaktan çekinmeyen Amerika'nın böylesi bir ortamda savaşın maliyetini NATO üyesi ülkelerle paylaşıp ittifak içinde sorunlu duran Fransa'yı öne çıkarması tesadüf değildi... Tabii, hala siyasal istikrarsızlık devam etse de askeri müdahalenin ardından yapılan ilk anlaşmalar çok şey açıklıyordu. Fransa ve İtalya kargaşa ortamında Libya ile enerji anlaşmaları imzalayarak masraflarını çıkarmayı garanti ettiler.

Bir başka kriz alanı olarak Suriye'nin kendi başına bırakılması ise stratejik ve ekonomik ağırlığı göz önüne alındığında daha netlik kazanır. İç savaşın çökerttiği Suriye'nin askeri olarak İsrail'i tehdit edemeyecek duruma gelmesi küçük değil önemli bir ayrıntı. Bahreyn'deki ayaklanmalar anında bastırılırken Yemen veya Suriye'ye ilgisiz kalınması jeostratejik ve jeoekonomik faktörlerden bağımsız olmasa gerek...

Tam bu noktada asıl sorun görmezlikten geliniyor: Amerika'nın aynı anda dört beş kriz bölgesine müdahale etme kapasitesi var mıdır? Muhtemelen Obama dönemi için bu sorunun cevabı Ortadoğu özelde Suriye stratejisini belirleyen ana etkenlerden biridir.

Nitekim Ortadoğu meselelerine mümkün olduğunca uzak durmayı yeğleyen Amerika'nın özellikle Güneydoğu Asya'da yeni ittifaklar peşinde olması ve bu şekilde Çin'i askeri ve ekonomik anlamda kuşatma stratejisinin gerekçeleri hala geçerli

Mevcut kapasitesini belli öncelikli alanlara teksif ederek, 'küresel tehdit unsurları'nı karşılayacak önlemler almayı tercih edecektir. Bu açıdan bakıldığında Suriye'deki iç savaşın küresel çıkarlarını tehdit kapasitesi ile mesela Kuzey Kore'ninki eşit olmadığı aşikar. Buna karşılık retorik düzeyinde sahiplenmiş göründüğü insan hakları sorunları ya da cesaretlendirdiği muhalefetin akıbetini fazlaca önemsememesinin nedeni açıklık kazanıyor. . Hatta Esad'ın sistem dışı söylemine rağmen sekülerliğinden içten içe memnundu. Oysa Amerika'nın geleceğe dair çok daha stratejik kaygıları vardı ve Çin'in kuşatılması daha öncelikli idi. Bu da, Suriye'de kan akarken ABD'nin Güneydoğu Asya'da yeni hamlelere girişmesini anlamayanların unuttukları husus...

Şimdilerde Kuzey Kore'nin meydan okuyucu çıkışlarına sert tepki gösteren Tump'ın bunun devamını getirip getirmeyeceği merak konusu. Suriye'ye saldırı emrinin Çin devlet başkanını ağırladığı sırada verilmesi de bu anlamda hayli manidar. Bu çerçevede Suriye müdahalesinin devamının olup olmayacağına dair bir akıl yürütülebilir. Amerika'nın Suriye krizine bu saatten sonra ağırlığını koyması demek aynı anda iki krizle baş etmeye çalışması demektir. Zira hala aynı sorunun geçerli olduğunu varsayabiliriz: Amerika'nın aynı anda bir kaç küresel kriz alanına müdahil olma kapasitesi var mı? Eğer birini tercih edecekse nükleer kapasiteye sahip Kuzey Kore'nin daha küresel tehdit olarak algılandığı kesin.

Belki bu krizleri yeni partnerlerle yürütmek isteyecektir. Rusya bir Fransa değil ama küresel bir rakip ne de olsa. Her halükarda Çin'in meydan okumasına karşı Rusya ile belli ölçüde iş tutma ihtimali her zaman var.