TÜRKİYE’NİN BATILILAŞMA SORUNU
14/02/2017 - 14:47

Mustafa GEÇER
".....Oysa sorun, toplumun temel değerlerinde değil, bunu
değiştirmek için tasarlanan, halkoyuna sunularak meşrulaştırıldığı
iddia edilen ve topluma zorla giydirilen anayasaları yapan zihniyetlerdedir.
Kendimizi ve dinimizi batı kavramları üzerinden Batılı gözlüğü ile okumak!
İşte en büyük sorunumuz budur."
 
19.yy da Batı Avrupa ülkelerindeki değişim ve dönüşümler dünyayı derinden etkilemiştir. Bu gelişmelerden Osmanlı aydınları da büyük oranda etkilenmiştir. Bu etkiler bizde Batılılaşma serüvenini başlatmıştır. Batı kültürü, teknolojik gelişmeler, sanayileşme, ekonomik kalkınma  
avantajını da kullanarak dünyanın yönünü batıya dönmesine neden olmuştur. Batı kültürünün ülkelere taşınmasında Batıdaki teknolojik ve ekonomik kalkınma büyük bir avantaj sağlamıştır. Batılılaşma serüveni, 1839 Tanzimat,1856 Islahat, 1876 Meşrutiyet, 1923 Cumhuriyet dönemleri olarak görünür hale gelmiştir. Her aşamada biraz daha ağır bedeller ödenerek batılılaşma projesi hayata geçirilmeye çalışılmıştır. Bu aşamalarda devletin temel düzeni, topluma giydirilecek, insanımızı temel değerlerinden koparıp Batılı seküler değerlere uyduracak , yeni kimlikleri inşa edecek, toplum mühendisliği  sağlayacak fermanlar ve yeni Anayasalar’la sağlanmaya çalışılmıştır. Halen suç ve sorun toplumumuzun inanç ve temel değerlerinde aranmakta, onu değiştirme çalışmaları AB’ye uyum ve tam üyelik çalışmaları bağlamında sürmektedir.
Batıda eğitim gören insanların birçoğu Batı kültürünün bir misyoneri olarak ülkelerine dönmüş o kültürü ülkesine taşımış ve hakim olmasında önemli roller almışlardır. Özellikle ülkemizde ve diğer halkı Müslüman ülkelerde Batı kültürü ile beslenmiş, eğitilmiş insanlar, Batılılaşmanın önünde engel olarak  kendi din ve kültürlerini görmüş ve temel değerlerine karşı durmaya başlamışlardır. Batı zihniyetli aydınlar bulundukları ülkelerde önemli mevzilere yerleşmişler/yerleştirilmişler, ülke yönetimine ve iktidarlarına hakim olmuşlardır. Batılılaşma her sorunu çözecek ülkeyi  muasır medeniyetlerin üzerine taşıyacak bir ideoloji  bir temel amaç bir sihirli değnek olarak kabul edilmiştir. Kendi dinine, kültürüne ve insanlarına istilacı bir ülke ordusundan daha acımasız davranılmış, İslam ve Müslümanlar aşağılanmış, horlanmış, ülke yönetiminde karar ve icra mevkilerinden sürekli uzak tutulmuşlardır. Amaç ve ideoloji haline getirilen batı tipi sanayileşme ve kalkınmada başarı sağlanamamış bir hezimet yaşanır hale gelmiştir. Bu başarısızlıkta fatura, yönetimde hiç yetki verilmeyen Müslümanlara ve İslâm’a çıkarılmıştır. Geri kalmışlığın sebebi İslam dini olarak ilan edilmiş, “İslam terakkiye mani” denmiştir. Bugün kalkınmış doğu ülkelerine bakıldığında, Ortodoksluk, Budizm, Hinduizm, şintoizm, Konfiçyanzim gibi inançlar kalkınmaya hiç engel görülmemiştir.
Gelinen noktada ne Batılı gibi ne Doğulu gibi, ne Müslüman, ne Hristiyan gibi olamayan melez kimliğe sahip bir yapı inşa edilmiştir. Batılı ülkelerin kapısında avuç açan, fakir, sefil, Batı otoriteleri vesayetinde yönetilen İslam ülkeleri ortaya çıkmıştır.
Tam batılılaşmadaki başarısızlıklar Batı tipi anayasalarda da aranmakta ve sürekli anayasa değişiklikleri gündeme getirilmektedir. Oysa sorun, toplumun temel değerlerinde değil bunu değiştirmek için tasarlanan halkoyuna sunularak meşrulaştırıldığı iddia edilen ve topluma zorla giydirilen Anayasaları yapan zihniyetlerdedir. Günümüzde aynı zihniyetle yapılmaya çalışılan da budur. Kendimizi ve dinimizi batı kavramları üzerinden Batılı gözlüğü ile okumak. İşte en büyük sorunumuz budur.
Her ülke er ya da geç, şöyle ya da böyle kalkınacaktır. Kalkınma bir amaç olamaz çünkü insanların daha rahat yaşaması için bir araçtır. Kalkınma tek başına mutluluğun bir aracı da olamaz. Olmamıştır.  Kalkındıktan sonra ne olacak? Günümüzde en kalkınmış materyalist ülkelerde manevi kalkınma eksikliğinden dolayı insanlar bunalıma sürüklenmekte alkol ve uyuşturucu kullanımı artmakta, intihar vakaları yaygınlaşarak artmaktadır.
İnsanlığın 20.yy tecrübesi  ve sonuçlar göstermiştir ki, insanı insan yapan değerlerin hakim kılınması gerekmektedir. Yoksa insanlık insanlığını kaybedince, kalkınmış da olsa barış ve mutluluğu sağlayacak bir dünya inşa etmeleri mümkün olmayacak, savaşlar sürüp gidecektir.
Batıyı bu noktaya taşıyan zihniyet ve faktörler yavaş yavaş etkisini kaybediyor.
Batı ideolojileri ve medeniyet anlayışı  insanlığa barış ve mutluluk getirememiştir. Artık batı dünyanın merkezi değildir. Yeni medeniyet havzaları ortaya çıkacaktır. Bu medeniyete en güçlü aday İslâm olacaktır.
İslamî düşünce ve kavramların ihyası bizlere düşen en önemli görevdir. Bunca bedeller ödenmesine rağmen ülkemizin ekonomik düzeyi 1854 Kırım savaşından sonra ortaya çıkan tablodan farklı değildir. Borç almaya devam ediyoruz. Bir satıp iki alıyoruz. Dış ticaret açığı, cari açık, bütçe açığı oransal olarak fazla bir değişiklik göstermemektedir. Maneviyat, aile, ahlak, edep, saygı, sevgi gibi önemli değerlerimiz çöküş halindedir. Üniversitelerde öğrencilerimiz “Buda” mabedi ister hale gelmiştir Trilyonluk spor tesisleri arenalar hale çare olamıyor, ancak ısrarla inşaa ediliyor. Oysa aç karınla spor yapılamaz. Batı, sınırlarını açsa ülkenin yarısı batıya akacak. İstila edilen halkı Müslüman ülkelerden, cennet olarak tanıtılan batılı ülkelere ölmek pahasına insan göçü devam ediyor. İnsanlarımız o hale getirilmiş ki, katillerine koşuyorlar.
“Yenilmiş bir medeniyetin mensupları” kompleksi ile Batılılaşmak ve sözüm ona kurtulmak  için koskoca İmparatorluk vermişiz. Anayasalar, kanunlar, kılık kıyafet, yazı, takvim, ölçüler v.s  her şeyimiz değiştirilmiş, maskara maymun haline getirilmişiz, halen değiştiriliyoruz. Batı müktesebatı hararetle ülkemize taşınmak, AB’ye girmek, Batı içinde eriyip yok olmak kurtuluş olarak görülüyor ancak yaşanabilir bir Türkiye halen inşa edilememiştir.
Uygulanmış, denenmiş, sonuç alınamamıştır. Israrda fayda olmadığı görülmüştür. Batıdan ithal, hukuki ve kültürel yapılanma, onur ve şerefimizi kurtaracak bir medeniyet inşa etmemizin önündeki en büyük engeldir. Batının öz değerlerimizle çatışmayan faydalı taraflarını almakla beraber kendi değerlerimize dönmek kurtuluşumuzun insanlığın tek reçetesi olacaktır.
Eğitim sistemi acilen millî ve manevi değerler sistemimize uygun hale getirilmelidir.
Ancak bu sistemle yetişen gençlerimiz geleceği inşa edebilirler.
Tüketim malı; meşrubat, simit, makarna, şampuan, diş macunu, çocuk bezi, kağıt mendil, spor sahası, Vakfıkebir ekmeği, lavaş, bazlama, konut üretmekle kalkınamayız. Belimizde taşıdığımız Amerikan, Belçika, İsrail tabancası ile dünyada sözü geçerli bir ülke olamayız.
Kalkınan ülkeler teknoloji ve yatırım malı üreterek kalkınmışlardır.
Tüketim malı üretimi, sömürge ülkelerde uygulanan ekonomik sistemidir. Türkiye’de de 150 yıldır ve günümüzde sömürge ekonomik sistemi uygulanmaktadır. En büyük sorunumuz budur.  Bu yolla Türkiye’nin sanayileşmesi, kalkınması ve büyümesi mümkün değildir.
Tank yaptırmışsın, gemi yapmışın, oto yapmışın, helikopter yapmışın; motoru, elektronik donanımı dışarıdan temin ediliyorsa o araç dışa bağımlıdır ve yerli sayılmaz.
Devletin de katılımı ile yatırım malları, ara malları, stratejik mallar üretmek kalkınmanın ve güçlü olmanın önceliğidir. 100 milyonluk ihracat için 80 milyonluk ithalat yapılarak sonuç alınamaz.
Yerli sermayenin ekonomideki payı %60’ın üzerine çıkarılmalıdır. Sorunlarımızın çözümünde öncelikle kendimizi ve ne yapmamız gerektiğini iyi bilen aydın ve millî kafalara ve zihniyete ihtiyacımız var.
Anayasa olmasa da olur!  
 
14.2.2017 M.GEÇER -İstanbul