Hz PEYGAMBER (s.a.v.)’İN SİYASETÇİYE ÖĞÜTLERİ
10/11/2016 - 13:45
Araştırmacı / Yazar
Mustafa BİLGEN

Allah Rasûlü’nün bütün uygulamalarında olduğu gibi toplum ve devlet idaresinde de hâkim olan temel belirleyici unsur, ilâhî vahyin yönlendirmesi idi. Onu temel kabul eder ve ona göre hareket ederdi. Çünkü bu esas Kur’an-ı Kerim’de açık bir şekilde O’na bildirilmişti. “Ey Muhammed! Sen Rabbinden sana vahy edilene uy! O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Allah’a ortak koşanlardan yüz çevir!”[1]

Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de hem emir ve hem de haber niteliğinde olmak üzere “Şüphesiz Allah’ın Rasûlünde sizin için güzel bir örnek vardır.”[2] Buyurmuştur. Bu ayetteki “Güzel Örnek (Üsve-i Hasene)” deyimi kuşkusuz genel anlamdadır. Yani Rasûlullah (s.a.v.)’ın hayatındaki her yaptığı fiil, davranış ve her söylediği söz Müslümanlar için en güzel örnektir. Müslümanlar her işinde O’nun örnekliğini kuşkusuz kabul etmek ve onları uygulamak durumundadır. Dolayısıyla siyaset ve toplum yönetim işleri de bu kuralın dışında değildir. 

Toplumu idare etmede en önemli hususlardan biri de yetki kullanımıdır. Allah (c.c.), idarecilere adaleti emrettikten[3] hemen sonra bu kez de toplumun ona karşı sorumluluğuna dikkat çeker: “Ey iman edenler Allah’a itaat edin! Peygamber’e ve sizden olan ulu’l-emre (yetkili yöneticilere) de itaat edin!”[4] Buayette Müslümanlardan olan yöneticilere (ulu’l-emr) itaatin, Allah (c.c.) ve Rasûlüne açıkça itaat emrinden sonra ve bu ikisine bağlı olarak dile getirilmesi önem arz etmektedir.

Cenâb-ı Hak buyurdu: “Müminlerden sana tabi olanlara kanadını indir!”[5]

Peygamberimiz (s.a.v), Hicret’ten sonra Medine’de ilk İslâm devletini kurmuş ve bu devletin Anayasasını Müslüman olmayanlar dâhil olmak üzere bütün toplum kitlelerinin de onayıyla ilan etmişti. Rasûlullah (s.a.v.), kendi devletini bizzat kuran bir peygamber olması özelliğiyle de diğer Peygamberlerden (a.s.) farklılık arz eder.

Bilindiği üzere, Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) bir ‘Kral-Peygamber’ olmak yerine ‘Kul-Peygamber’ olmayı tercih etmişti. Bu alçakgönüllü tavrına rağmen Allah Teâlâ, yine örnek olmak üzere O’nun hukukî olarak da bir devlet kurmasını dilemiş ve kurulan bu devletin kurum ve kuruluşlarıyla İslâm’ın yeryüzünde hükümran olmasını sağlamıştır.

Rasûlullah (s.a.v.) aile reisliğinden devlet başkanlığına kadar bütün yöneticilerin sorumluluğuna ilişkin olarak şöyle buyurdu: “Hepiniz birer muhafızsınız. Hepiniz ellerinizin (idarenizin) altındakilerden sorumludur. Devlet başkanı bir muhafızdır ve tebaasından (vatandaşlarından) sorumludur. Kişi, aile fertleri üzerinde bir bekçidir ve elinin altındakilerden sorumludur. Kadın da kocasının evinde bir bekçidir ve elinin altındakilerden sorumludur. Hizmetçi de efendisinin malı üzerinde bir bekçidir ve elinin altındakilerden sorumludur. Kısacası hepiniz birer muhafız ve idareniz altında bulunanlardan sorumlusunuzdur.”[6]

Rasûlullah (s.a.v.), kendisinin bizzat kurduğu ‘Medine İslâm Devleti’nde hem ‘Devlet Başkanı’, hem hâkim, hem ‘Başkomutan’, hem de yöneticiydi. Bir devlet adamı olarak konuşmaları, gerçekleştirdiği uygulamaları yani ‘Sünnet’i, ekonomi, siyaset, askerî, diplomasi, bürokrasi ve idarecilik alanlarında kıyamete kadar canlı ve geçerli kurallar ihtiva eden anlamlı ve eskimez örneklerdir. O’nun devlet adamı, siyasî bir kişilik olarak nasıl bir tablo sergilediğini, öğütlerini ana hatlarıyla ortaya koymak uygun olacaktır. Rasûlullah (s.a.v.)’ın hem bir peygamber ve hem de bir devlet başkanı olarak siyasetçi ve yöneticilere verdiği öğütleri ana hatlarıyla sıralamaya çalışalım. 

Peygamber (s.a.v.) buyurdu: “Günah işlemesi emredilmedikçe, hoşlansa da hoşlanmasa da dinlemek ve itaat etmek, Müslüman bir kişinin görevidir. Eğer kendisine günah emredilirse dinlemek ve itaat etmek yoktur.”[7]                          

Rasûlullah (s.a.v.) buyurdu: “Bana, insanların en sevgilisi ve kıyamet gününde mekân bakımından en yakın olanı, adaletle hükmeden başkandır. Kıyamet gününde bana insanların en sevimsizi ve en fazla azap görecek olanı ise zalim idarecilerdir.”

Rasûlullah (s.a.v.) buyurdu: “Allah bir millete hayır murat ettiği  vakit, onların idaresini yumuşak kimselere tevdi eder ve mallarını da cömert kimselerin eline verir. Yine Allah bir millete kötülük murat ettiği vakit, onların idaresini, sefih kimselere tevdi eder ve mallarını da cimri kimselerin eline verir. Ey insanlar! Her kim ümmetimin idaresini eline alır da ihtiyaçlarında onlara rıfk (nezaket) ile muamele ederse Allah onun ihtiyaçlarını rıfk ile giderir. Her kim onların ihtiyaçlarına sed çekerse (önünü kapatırsa) Allah da onun ihtiyaçlarına sed çeker.”

Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Şüphesiz imam (devlet reisi, idareci), peşinde harp edilen ve kendisiyle korunulan bir kalkandır.

Eğer Allah (c.c.) korkusuyla emredip adalete hükmederse bu hareketleri sebebiyle onun için pek büyük ecirler vardır. Adalet ve Allah korkusundan başka işlerle meşgul olursa kötü hareketlerinin günahı kendisine yüklenir.”[8]

Ebu Zerr (r.a.) emirlik ve kumandanlık hakkında Rasûlullah’a sordu. O da   şöyle cevap verdi: “Sen zayıf bir kimsesin, o bir emanettir. Emirlik ve reislik; üzerine aldığı vazifeleri hakkıyla eda edenler hariç kıyamet gününde bir rüsvaylık ve nedamettir. Yalnız onu hakkıyla alıp o hususta üzerine düşeni yapan müstesna!”[9]

Ümmü Hüsayn (r.a.) şöyle nakleder: Rasûlullah (s.a.v.)’ı elbisesini toplamış ve koltuğunun altına almış olarak gördüm. O vaziyette şöyle diyordu:

“Ey insanlar Allah’tan korkunuz, emirlerini dinleyip itaat ediniz, sizin üzerinize Allah’ın kitabı ile yöneten simsiyah Habeşli bir köle tayin edilmiş olsa bile onu dinleyiniz ve ona itaat ediniz!”[10]

Mutarrifb.Tarif, Ebu’l-Cehm, Halid b. Vehban ve Ebu Zer (r.a.)’den naklen şöyle rivayet etti: Rasûlullah (s.a.v) buyurdu: “Her kim cemaatten ve İslâm’dan bir karış uzaklaşırsa boynundaki İslâm bağını koparmıştır.”

Rasûlullah (s.a.v.) Mine’nin Hayf semtinde olduğu bir sırada kalktı ve şöyle buyurdu:“Benim sözümü işitip de duyduğu gibi nakleden kimsenin Allah yüzünü ak etsin! İlim yüklenip nakleden öyle kimseler vardır ki âlim değildir. Nice âlim kimseler vardır ki, duyduklarını kendilerinden daha âlim olanlara naklederler. Üç haslet vardır ki, mümin kişinin kalbi onlarda aldanmaz, yani kötülüğe sapmaz: Yaptıklarını Allah için yapmak, Müslümanların âmirlerine doğruca nasihat etmek, cemaate devam etmek. Zira cemaatin duası kişiyi kötülüklerden korur.”

Gaylan b. Kays el-Hamdânî, Enes b. Malik’ten naklen söyle demiştir: ‘Rasûlullah’ın ashabından olan büyüklerimiz bize âmirlerimize sövmememizi, onlara karşı hilekârlık etmememizi, isyankâr olmamamızı, Allah (c.c.)’tan korkup sabretmemizi emrederlerdi.’

İsmail b. İbrahim b. Muhacir, Vail b. Ebi Bekr’den naklen der ki, Hasan-ı Basri’nin şöyle dediğini duydum: Rasûlullah (s.a.v.) buyurdu: “Valilere, yani sizi idare eden büyüklerinize sövmeyiniz! Çünkü onlar eğer iyi muamele ederlerse onlara sevap, size teşekkür gerekir. Zira idarecilik bir hikmet (cezalandırmak suretiyle mükâfat vermek)’tir ki, Allah dilediği kullarını o yoldan imtihan eder.

Allah’ın hikmetini öfke ve isyan ile karşılamayınız! Onu sabır ve tahammül ile karşılayınız!”

Abdurrahman (r.a.) şöyle dedi: Kâbe’nin gölgesinde oturmuş ve başına insanlar toplanmış olan Abdullah b. Ömer’in yanına vardık ve O’nun şöyle dediğini duydum: Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Bir imama biat edip de elinin kuvvetini, kalbinin semeresini veren kimse gücü yettiği ölçüde ona itaat etsin! Eğer bir başkası gelir de ona karşı muarazada bulunursa o kimsenin boynunu vurunuz!”

Mekhul ve Muaz b. Cebel’den rivayetle Rasûlullah (s.a.v.)’ın şöyle buyurduğunu naklettiler: “Ey Muaz! Her Emire (Yönetici) itaat et! Her imamın arkasında namaz kıl! Ashabımdan hiç kimseye sövme!”

Rasûlullah (s.a.v.) yönetici ile yönetilenlerin arasındaki engelleri kaldırmak hususuna da çok özen gösteriyordu. “Kim insanların bir işini üstlenir de zayıf ve güçsüzlerle arasına engeller koyarsa kıyamet günü de Allah onun önüne engel çıkarır”; “Kim Müslümanların işini üstlenir de sonra yoksullara, haksızlığa uğrayanlara ve ihtiyaç sahiplerine kapısını kapatırsa Allah da onun ihtiyacına karşı rahmet kapılarını kapatır.” ve “İhtiyacını ulaştıramayan kimsenin ihtiyacını bana ulaştırın. Kim ihtiyacını ulaştıramayan kimsenin ihtiyacını bir yöneticiye ulaştırırsa, Allah kıyamet günü onun iki ayağını sabit kılar.” Mealindeki hadis-i şerifler bu konudaki uygulamalarına işaret eder. Bu amaçla halkın arasına girer, çarşı ve pazarı dolaşır, şikâyetleri dinler ve gerektiğinde olan bitenlere müdahale ederdi. Bir işle görevlendirdiği kimselere “Müjdeleyin, nefret ettirmeyin; kolaylaştırın, zorlaştırmayın!” şeklinde genel bir tavsiyede bulunurdu.

Görev verdiği kimseler hakkındaki ölçüsü liyâkat ve ferdî ehliyet idi. Bunlardan yetenekli çıkmayanları geri çağırma ve daha liyâkatlisini göndermede de tereddüt göstermedi. Başka konularda bilgi ve yetenek sahibi olsa da bir işin üstesinden gelemeyeceğine inandığı kimseyi bu göreve getirmedi. Nitekim meşhur sahâbî Ebû Zer el-Gıfârî ve amcası Abbas’ın bu yöndeki talebini, görevin sorumluluğunu taşıyamayacaklarını belirterek kabul etmemişti. Bu bakımdan ashabı bir görevi bizzat istemekten sakındırmış ve bir işe talip olanlara da görev vermeyeceğini ifade etmişti. Yönetimde kabile üstünlüğü, soyluluk, zenginlik veya sınıf değil, inanç ve değerleri esas almış, herkese kabiliyet ve gayreti çerçevesinde kendisini gerçekleştirebileceği fırsat eşitliği tanımıştı. Bu sebeple ehil olan genç sahabîleri önemli görevlere getirdiği görülür. Amr b. Hazm Necran’a vali tayin edildiğinde yaşı on yedi idi. Mekke’nin fethi sırasında Müslüman olan Attâb b. Esîd’i bu şehre ilk vali tayin ettiğinde yirmi yaşlarında, hatta daha küçük olduğu kaydedilir. Hz Ali’yi Yemen’e kadı olarak gönderdiğinde, o daha genç yaşta olduğunu ve hususta tecrübesi bulunmadığını söylemiş, Rasûlullah (s.a.v.) kendisine dua ederek ve bazı tavsiyelerde bulunarak başarılı olacağını bildirmişti. İbnü’l-Cevzî, Hz Peygamber (s.a.v.)’in vefatı arefesinde göndereceği ve içinde büyük sahabîlerin de yer aldığı orduya kumandan tayin ettiği Üsâme b. Zeyd’in yaşının o sırada yirmi olduğunu, İbnü’l-Esîr de onun âmil (vali, vergi tahsildarı) olarak atandığında 18 yaşında bulunduğunu kaydeder. Hicretin 8. yılında Yemen’e yönetici, kadı ve vergi tahsildarı olarak gönderilen Muâz b. Cebel (r.a.) henüz 23 yaşındaydı. Ehil olmayan kişilerin göreve getirilmesini kıyamet alameti olarak görmesi yanında,

“Kim bir topluluk içinde Allah’ın daha çok razı olduğu biri olduğu halde diğer birisini göreve getirirse Allah’a, Rasûlüne ve müminlere ihanet etmiş demektir.”

“Kim Müslümanların bir işini üstlenip de kendisine duyduğu sevgi sebebiyle

(ehil olmayan) birini onların başına getirirse Allah’ın laneti onun üzerine olsun; (bu günahına karşı) Allah ondan ne bir tevbe ne bir fidye kabul eder.”mealindeki hadisler Rasûlullâh (s.a.v.)’ın bu konudaki hassasiyetini gösterir.

Nitekim Yemen’e vali olarak atanan Muaz b. Cebel (r.a.) görev yerine doğru yola çıkarken Allah Rasûlü O’na, “Ey Muaz b. Cebel! İnsanlara güzel davran!” diyerek uyarıda bulunmuştu.[11]

“…Bir de (haksızlık yapıp) mazlumun bedduasını almaktan sakın! Zira gerçek şudur ki Allah ile mazlumun bedduası arasında hiçbir perde yoktur.”[12]

Bu konuşmadan sonra Muaz (r.a.) yola çıkmış fakat Hz Peygamber (s.a.v.) bir haberci göndererek O’nu geri çağırmış ve şöyle buyurmuştu: “Seni niçin geri çağırdığımı biliyor musun? Benim iznim olmadan onlardan hiçbir şey alma, çünkü bu hıyanettir. Her kim bu dünyada hıyanet yaparsa kıyamet günü (Allah’ın huzuruna), yaptığı o hainlikle getirilir. Seni bunun için çağırmıştım, şimdi vazifene gidebilirsin.”[13]

Başka bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:“Müslümanların yönetimini üstlendiği halde onlar için çalışmayan ve samimi davranmayan yönetici onlarla birlikte Cennete giremez.”[14]

Yöneticilerin ahret gününde karşılaşacakları durumu şöyle anlatmıştır: “Allah Teâlâ birini Müslümanların başına yönetici yapar da, o kimse Müslümanların ihtiyaçları, talepleri ve fakirleriyle ilgilenmezse Allah Teâlâ da kıyamet gününde onun ihtiyacı, talebi ve fakirliği ile ilgilenmez.”[15]

Hz Peygamber (s.a.v.) zorlu bir görevde bulunan yöneticiler için şöyle dua etmiştir:

“Allah’ım, kim ümmetimin yönetimi konusunda bir işi üstlenir de onları sıkıntıya sokarsa sen de onu sıkıntıya sok! Kim de ümmetimin yönetiminde bir işi üstlenir de onlara yumuşak davranırsa sen de ona yumuşak davran!”[16]

Adaletle hükmeden kişiler hakkında Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kuşkusuz âdil kişiler (kıyamet günü) Allah katında nurdan minberler üzerinde bulunacaklar. Onlar hükümlerinde ve ailelerinde ve yönetimlerini üzerine aldıkları kimselere karşı adalet gösterirler.”[17]

Rasûlullah (s.a.v.) buyurdu:“Cennet ehli üç sınıftır: Başarı ulaşmış adil hükümdar; bütün yakınlarına ve Müslümanlara karşı yufka yürekli ve şefkatli olan kişi ve ailesi kalabalık olup da haramdan ve istemekten uzak duran kimselerdir.”[18]

“Yöneticilerinizin hayırlıları o kimselerdir ki siz onları seversiniz, onlar da sizleri.. Siz onlara dua edersiniz onlar da sizlere.

Yöneticilerinizin şerlileri de şu kimselerdir ki siz onlara onlar da size buğz ederler. Siz onlara onlar da size lanet okurlar….”[19]

“Kim bana itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Kim bana isyan ederse Allah’a isyan etmiş olur. Kim de (Müslüman olan) yöneticiye itaat ederse bana itaat etmiş olur. Kim (Müslüman olan) yöneticiye isyan ederse bana isyan etmiş olur.”[20]

Sonuç olarak son ilâhî vahyi insanlığa tebliğ eden Peygamber Efendimizin bir diğer büyük görevi de insanları yönetmek ve yönlendirmekti. O, peygamber olduğu gibi aynı zamanda İslâm devletinin baş yöneticisi idi. Mescitte imam olduğu gibi savaş meydanında da başkomutan idi. O, ömrünün sonuna kadar toplumsal ve siyasal hayatın içinde kalmaya devam etti. İbadet ettiği cami aynı zamanda toplumu ilgilendiren kararların alındığı bir meclis idi. O’nun yönetimde hareket noktası ilâhî vahiy idi. Yakın çevresini idare ettiği gibi uzak memleketlere de yöneticiler tayin etmişti. Onları ırk, renk, mal sahibi olma gibi özellikleriyle değil, liyakat ve hakkaniyet esaslarına göre belirlemişti. O (s.a.v.), bütün bu özellikleriyle birlikte tevazudan, sadelikten ve iyi bir kul olmaktan hiç ayrılmamıştı.[21]

 


[1]  En’am sûresi, 6/106.

[2]  Ahzab sûresi, 33/21.

[3]  Nisa sûresi, 4/58.

[4]  Nisa sûresi, 4/59.

[5] Şuarâ sûresi, 26/215.

[6]  Buharî, Ahkâm,1; Müslim, İmaret, 1215; Tirmizi, Cihad, 27/1705.

[7]  Müslim, İmare, 38.

[8]  Müslim, İmare, 43; Buharî, Cihad, 109; Ebu Davud, Cihad, 151.

[9]   Müslim, İmaret, 1213.

[10]  Müslim, İmare, 37.

[11]  Muvatta, Hüsnü’l-Hulk.

[12]  Ebu Davud, Zekât, 5.

[13]  Tirmizî, Ahkâm, 8.

[14]  Müslim, İman, 229.

[15]  Ebu Davud, İmaret, 12.

[16]  Müslim, İmaret, 19.

[17]  Müslim, İmaret, 1214; Nesaî, 5917.

[18]  Müslim, İmaret.

[19]  Müslim, İmaret, 1231.

[20]  Buharî, Ahkâm, 1; Müslim, İmaret, 1218.

[21]  Hadislerle İslâm, DİB, 7/221.